Esat Oktay Yıldıran kimdir ve nasıl öldü



Esat Oktay Yıldıran Kenan evren'in özel emriyle diyarbakır cezaevinde geniş yetkilerle görevlendirilen işkencecidir. 

Diyarbakır Cezaevi, adını 12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra yaşanan korkunç işkenceler ile duyurdu. Öyle ki The Times gazetesi tarafından 29 Nisan 2008'de 'Dünyanın en kötü 10 cezaevi' içerisinde gösterildi.

Esat oktay yıldıran’ın diyarbakır cezaevinde görev yaptığı dönem, türkiye cezaevi tarihinin en karanlık dönemi olarak anılır. yıldıran, 24 şubat 1981’den itibaren yıllarca diyarbakır cezaevinde işkenceci başı olarak görev yaptı. adına aksaray’da kahraman sıfatıyla bir anıt dikildi!

Yıldıran, 22 ekim 1988 tarihinde, güneşli bir öğlen sonrasında istanbul kısıklı’da belediye otobüsünün içinde, bir kürt militan tarafından kafasına sıkılan üç kurşunla öldürüldü. kürt militan, tetiği çekmeden önce yıldıran’a, cezaevindeki işkence mağdurlarından ve ölüm orucu eyleminde yaşamını yitiren laz kemal’in (kemal pir) selamları olduğunu söylemişti.  




Kemal Pir Esat Oktay söz düellosu. Şükrü Gülmüş
 Keskin ve titiz bir "Dikkat!" sesi duyuldu. Sesle beraber içeriye Esat Oktay Yıldıran girdi. Öndeydi. Arkasında çavuşları, mehmetçikleriyle beraber gelmişti. Birinci katın sonlarına doğru hiç durmadı. 9 ve 10. hücreler hala pislik doluydu. Tıkanmıştı ve bilerek açılmıyordu. Bir zamanlar "Banyolu koğuş" ismini bur-dan almıştı. Tek tek tutsakları süzüyordu. Sonradan katılanlara çok sinirleniyordu. En çok da onlara diş biliyordu.



Zayıf, uzun boylu tutsak aldırmadan oturuyordu. Zoruna gitti Esat Oktay'ın.

Biraz yaklaştı:

-Kalksana lannn...Yüzbaşın geldi görmüyor musun?...

Tutsak hiç bir bocalama göstermeden:

-Ne olmuş yani yüzbaşıysa yüzbaşı... Niye kalkacakmışım ki?... O sizin önünüzde ayağa kalkmak geride kaldı. Kalkmıyorum işte!...

-Ben sana göster


ONLARIN HÜCRE, BİZİM İNSAN KAFESLERİ DEDİĞİMİZ YERLER

Her yer ve her şey, bir başka şekilde anılır ve isimlendirilir. Bü-yük hayvanat bahçelerinde hayvan kafesleri vardır. Genellikle buralara konulan hayvanlar ya yırtıcıdırlar ya da kanatlıdırlar. Kanatlılar uçar. Pençesi güçlü olanlar saldırır ve özgür olmak isterler. Bunlara hayvan kafesleri, denir genellikle.
Bir de insanların konulduğu demir parmaklıklı yerler -hücreler- vardır. Buralara da iki türden insan sokulur. Birincisi akli den-gelerini yitirenler. Yani deliler, zır deliler, bir de zır-zır deliler. Saldırgan olanlar vardır. İnsanları bunlardan korumak için, de-mir parmaklıklı hücreler vardır. Bunlar da psikyatri klinikleriyle bazı hastahanelerde vardır.

Cezaevlerindeki hücreler niçindir? Buraların ilk yapılma amaç-ları; müşahade bölümleridir. Cezanın sonunda gözlem yeri ola-rak kullanılırlar. Ama Diyarbakır Zindanı'nda hücreler çok daha farklı amaçlar için kullanılır ve isimlendirilir. Karşı karşıya bu-lunan bu müşahadelere / hücrelere 35'inci ve 36'ıncı koğuş ismi verilmiştir. Bunlar Diyarbakır'ın "Vahşet Dönemi" `nde her o-daya bir numara verilerek, her numara da bir koğuş saydırıldı. Böylece 1000 mevcudu olan yere, 5-6 bin insan dolduruldu. Dört duvarla çevrili, yukarısı çatılı her yer bir " koğuş " sayıldı. Nitekim çatı katları bile koğuş statüsünde işlev gördü. Onun için tutsaklar buralara İNSAN KAFESLERİ, derken idareciler KOĞUŞ, dediler.

Siyasileri birbirinden izole etmek için, özgürlük tutkularını kö-reltmek için buralara dolduruldular. İdarecilere göre bu insanlar birer ' veba ' hastalığı kadar tehlikeliydiler. " Devletin ve mil-letin, birlik ve beraberliğine kastediyorlardı."

Onun için bir tekerleme doğmuş; ONLARIN KOĞUŞ , BİZİM İNSAN KAFESLERİ dediğimiz yerler...

Şimdi Hayri DURMUŞ ve Kemal PİR önderliğindeki büyük ölüm orucu temsilcileri buralarda bulunuyorlardı. 1'ci, 2'inci ve 3'üncü katlar onlara ayrılmıştı. 4'üncü katta ise; veremliler bulu-nuyordu. Dördüncü katın haricindeki her hücreye bir ölüm oru-cu eylemcisi, onların aralarına da bir hücre boş bırakılmıştı. Ka-pılarının bir metre önlerine birer su bidonu ve her gün servis ta-baklarına yemek bırakılıyordu. Elleri ne suya ne de yemeğe ye-tişiyordu. Ölüm Orucu‘nda sadece su ve sigara içilebilirdi. Eylemin kurallarını eylemciler belirlerdi. Su var ama karşıla-rında duruyordu. Elleri yetişmiyordu. Sigara içmek istiyorlardı ama sigaraları yoktu. Sigara verdiklerindeyse ateş vermiyorlar-dı.


***


İZİN VERMİYORUM!... BENDEN ÖNCE KİMSE ÖLMEYECEK!...

Kemal, kalkmış volta atıyordu. Belli ki canı sıkılıyordu. Üç a-dım aşağı, üç adım yukarı gidiyordu. Onun için yalnız olmak, kimseyle konuşmamak ölümün kendisiydi. Parmaklığın önüne geldi:

-Doktooooor... Nasılsın? Böyle özgürce konuşmak bile büyük bir saadettir, değil mi?

Hayri sesini etmedi. Tıpta okuduğu için ona çoğu arkadaşı ‚dok-tor‘ derlerdi.

-Hayri sana söylüyorum. Yoksa Tıp'ta okuduğunu unut-tun mu? Her nedense sana öyle seslenmek içimden geldi.

-Evet Kemal. İnsan direnişe başlayınca özgürlüğün ni-metini daha iyi görüyor.

Bu kez diğer arkadaşlarına seslendi:

-Şirket, sen de geldin haa... Güzel.. Güzel... Ali... Kü-çük Alim, sen nasılsın?

-Bomba gibiyim abi... Seni ölümüne de bırakmam. Ya-nındayım...
-Afferin bre Ali... Yaman adammışsın... Hayri sana bo-şuna bizim KIZIL YILDIZIMIZ dememiş... Yine eskisi gibi haaa... Hep beraber şu ölümün suratına da vuralım. Dirimizin para etmediği yerde, ölümüz para eder. Düşman asıl biz öl-dükten sonra korkacak. Ölümlerimiz kocaman bir ses çıkara-cak... Ben buna inanıyorum...

Hızını alamadı. Nerdeyse tüm arkadaşlarını soracaktı. Kemal bir kaç kişiliği bir arada bulunduran ender insanlardan biriydi; Komutan, yoldaş, arkadaş... Monotonluğun panzehiri, örgütçü ve halk adamlığıyla, gençliğin atılım ve gücüyle yaşardı o hep... Bu kez daha yukarılara seslendi...

-Çavuş'un kardeşi nerde?

-Ben üçüncü kattayım...

-Veremlilere yakınsın haaa... Sakın bulaştırmasınlar sa-na... Onlardan uzak dur... Veremlileeeer... Verin vereminizi de beraber öbür dünyaya götürelim...

Veremliler, seslerini etmediler. Sessiz kalmak zorundaydılar. Bu oyunda "ben de varım" demekle başlıyordu konuşma hakkı. Onun için ölüm orucundakilere karşı büyük bir saygı vardı. Suskunluk ve yanıt vermezlik biraz da bundandı.

Kemal, yan hücredeki arkadaşına seslendi, sessizce:

-Cixare tünne?, cixare tünne?.. ( Sigara yok mu, sigara yok mu? ) demek istiyordu. Ama O, Kürtçe'yi tam becereme-diğinden; " Sigara yok... Sigara yok.. " diyordu. Arkadaşı anladı derdini.

-Na velleh, tünne!... ( Hayır, vallahi yok!..)

***
İlk gün uzun gündü. Sigara yok. Yanlarında sohbet edecek kim-se yoktu. İkinci ve üçüncü gün, zorun ondan sonra gelen adım-larıydı. Açlık grevi ve ölüm orucu‘nda ilk günler en zor geçen günlerdi.

İlk günlerde idareden de arayan yoktu. Akşamdan akşama sa-yım yapılır ve kapıları kapatıp giderlerdi. Diğer koğuşlarda vahşet hala doruktaydı. Marş sesleri, havalandırmalara inen a-yak sesleri zindanı titretiyordu. Havalar dışarda sıcaktı. Ama betonlar ısınınca, içerinin havası çekilmez oluyordu. Yaz ayla-rında, özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında ölüm orucu çe-kilir, dayanılır gibi değildi. Ter yoluyla su kaybı olur. Ama su verilmeyince de, dil damak perçinleşir. Dudaklar kurutulmuş kaysı gibi olurdu; giderek büzülen ve giderek kuruyan pembe dudaklar… Gözler çukurlara kaymaya başlıyordu bile.

Gardiyanlar bazen:
-Nasıl havalar iyi değil mi? Susadınız mı? O zaman sizi biraz sulayalım...

Sürahilere doldurdukları suları tutsakların yüzlerine fırlatırlardı.
Bir başkası, tutardı gardiyanın elinden:

-Dökme oğlum manyak mısın? Yazık değil mi suya? Üstlerine dökülen suları içerler sonra... Sen bunları bilmezsin!... Açlık Grevine girerler, gizliden gizliye yemek yerler. Ölüm oru-cuna giriyoruz derler, ne buldularsa içerler...

Bir tanesi, kamışını çıkarıp; "O zaman alsınlar bakalım... İçin ulaaaaan... Çişimi için..." Ve birinci kattaki tutsakların üstlerine fışkırtmaya başladılar... Kahkahalar atarak, çekip gittiler. Ke-mal'in canı bu duruma çok sıkıldı:

-Doktor, bu şerefsizlerin yaptıklarını görüyor musun? Hayri sesini etmedi. Bence bunu protesto etmek için, beş gün boyunca su dahi içmeyelim. Ne diyorsun doktor?
-Olabilir. Arkadaşlara söyle. Ortak bir karara varalım.

-Ne diyorsunuz arkadaşlar?... Bu adi heriflerin sularını da içmeyelim.

"Kabuuuul..." diye çoğunluğun sesi yükseldi. Böylece dünyanın bir başka kıtasında, bir başka yerde, ölüm orucu'na yatan İrlanda'lılara fark atmıştı bilmeden PKK'lı tutsaklar. İr-landa'lılar, vitamin haplarını bile reddetmezlerken, Kürdistanlı-lar suyu bile reddediyorlardı. Yazın tam ortasında beş gün, beş gece, beton ranzalar üzerinde yatarak, susuz ve sigarasız ömür doldurdular. Kemal, ilk günde sözünü vermişti: "İzin vermiyo-rum!...Kimse benden önce ölmeyecek bu ölüm orucu'nda..." nerdeyse "Ölme hakkı", ikinci bir emre kadar kaldırılmıştır. An-cak ben gittikten sonra, ölmek serbest, demek istiyordu. Onun için de yerinde durmuyordu. Ayağa kalkıp volta atıyordu. Bu ömrünün son günlerinde, ana özlemi sarmıştı her yanını. Di-linde bir türkünün nakaratı vardı. Bir türlü de arkasını geti-remiyordu:

Küçükten görmedim ana kucağı
Koç yiğitler yurdu baba ocağı...

Takılan bir plak gibi, hep aynı nakarat: " Küçükten görmedim ana kucağı, küçükten görmedim ana kucağı..." çoğu kez arka-sındaki dizeyi de söylemiyordu. Tok ve kalın sesiyle, mırıldanıp duruyordu. Yanındaki arkadaşı:

-Abi türkü mü söylüyorsun? Bari sesini kaldır da bizde nasiplenelim...

Güldü Kemal. Bir kahkaha attı:

-Benim sesimi dinliyemezsin. Dinlemeye başlasan bayılırsın... Sonra ben türkü bilmem. Nerden aklıma geldiyse... İnsanın sesinin güzel olması da iyi bir şey, bizim sevdalı burda olacaktı ki; ondan "Delori"yi dinliyecektim. çok da güzel söyler haaa... Hakkını veriyor türkünün. Bizim gibi akordu bozuk de-ğil.

-Sen söyle sen...

-Vallah ben bilmiyem... Bilsem abeme söylemez mi-yim? Hayatım boyunca hiçbir türkü bilmedim... Nerde bizde o şans?...

-Niye sen isot hiç yemedin mi?

-Çok!...

-O zaman senin sesin neden iyi değil?

-Sesim belki iyi ama türkü sözü bilmiyem...

-Sende öğrenseydin. Günün birinde zindana düşeceğini hiç tahmin etmedin mi?

-Eee, peki sen neden öğrenmedin?

-Bana bakma sen...

-Bana da Allah vermemiş diyax... Olsun bitsin!...

-Öyle olsun.. Zaten akıl etmediğinizi Allah'ın üstüne yı-ğarsınız siz...
***

GELİN PLAKA NUMARALARINA GÖRE GÜN SAYALIM!...

Askerlikte "gün sayma" diye bir oyun vardır. Oyundan ziyade, bir zamanlar hep yapılırmış. Bu askerlerin kendi aralarında tes-bit ettikleri ve uyguladıkları bir gelenek olmuş. Bir askerin tes-keresini almaya iki ay kala, il plakalarına göre saymaya başlar-mış. Bölüğün içinde o gün kime denk gelmişse, teskere alacak olan il plakasında durduğunun misafiri olurmuş. (01) Adana'dan başlanır, (67) Zonguldak'tan çıkarlarmış.

Tutsaklardan birinin aklına geldi. Ama daha önce tutsaklardan hiçbiri askerlik yapmamıştı. Onlar zaman geçsin diye böyle bir oyuna başvurmuşlardı. Askerdekiler teskere almak için, tutsak-lar ölümün hangi günde yakalanacağını tesbit etmek için baş-latmışlardı bu oyunu. Kemal:

-O zaman geçen günler üzerine bu gün konuşalım. Ya-rından itibaren (06) Ankara diye başlıyalım. Ankara biliyorsu-nuz bir siyasal merkezdir. Bizim hareketimizin ilk doğuş yeri-dir.

Bir başka tutsak:
-Daha önceki geçen günlere rastlayan şehirleri kim sa-yacak?...

-Ben sayayım.. (01) Adana, (02) Adıyaman, (03) Ağrı, (04) Amasya...

-Sen dışarda şoför müydün arkadaş?

-Yok, şoför değildim ama hepsini ezbere bilirim. Bir ara trafik imtihanına girdim. Belki lazım olur; Bir ehliyet alırız de-dik ama olmadı...

-İyi iyi, sen de olmasaydın nasıl bulacaktık tüm plaka-ları?...

Böyle konuşurlarken, içeriye cezaevi müdürü, iç güvenlik amiri ve bir çok subay, astsubay girdi. İçlerinden bir tanesi de astek (asteğmen) rütbesiyle doktordu. Binbaşı durumundaki müdür:
-Yani sizler beş gündür su bile içmediniz, öyle mi?

Birinci kattaydılar. Birinci katın hücre önlerinde büyük bir boş-luk vardı. Kemal PİR birinci hücredeydi. Önünde durdular. Da-ha içlere doğru girmediler:

-Senin adın ne?

-Kemal PİR!...

-Ha şu meşhur Kemal Pir, dedikleri sensin haa...

-Pek o kadar da meşhur değilim.

-Senin ne işin var bu bölücü koministlerin arasında? Nerelisin aslen?

-Gümüşhane'liyim. Bunlar yıllardır birlikte mücadele ettiğim yoldaşlarımdır. Bölücü-komünist, diyorsunuz onlar için. Onlar bölücü değil, birleştiricidirler. Komünistliklerine de say-gım var. Zaten ben de bir enternasyonalist olduğum için onlarla beraberim. Kürdistan'lı yoldaşlarımdan gayet memnunum. Hiç bir zaman da Türk halkına karşı kinlerini, nefretlerini görme-dim. Ama size karşı ben bile öfkeliyim.

-Demek Türklüğünü gizlemiyorsun? Buna rağmen bile bu bölücülerle birlikte misin?

-Türk olduğumu inkar etmiyorum ama Türk'lük sizin gibi olmaksa; bundan utanç duyarım.

-Biraz terbiyeli konuş... Bir Türk subayına hakaret etti-ğinin farkında mısın?

-Hayır bunlar hakaret değildir. Kiminle de konuştuğu-mu biliyorum. Sizler, daha dün üstümüze işeyen şu mehmet-çiklerin komutanısınız!.. Herşeyi inkar edebilirsiniz. Ama bu uygulamanızı inkar edemezsiniz. Benden de saygı filan bekle-meyin! Şu anda bana uygulanması gereken bir esir muamelesi olmuş olsaydı, kuşkusuz bu bazda bile konuşabilirdik...

Binbaşı sarardı, bozardı. Kan hücum etti yüzüne. Birden bire dış kapının yolunu tuttu. Arkasından diğer subayları gitti.

Esat Oktay giderken parmağını sallıyordu Kemal'e:

-Ben sana gösteririm...

Güldü Kemal,
-Gösterilecek birşeyin kalmadı. Elinden geleni ardına koma!...

Bir müddet sonra doktor ve bir kaç çavuş içeri girdi. Yine Ke-mal'in yanında durdular.

-Hiç de iyi yapmadın Kemal, binbaşım sizin için çok iyiniyetli düşünüyordu.

-Boş versenize siz!.. "Binbaşı bizim için çok iyiniyetli düşünüyormuş", biz bu lafları çok duyduk. Hepsinin birbirinden haberi var. Üstümüze işeten de, bizi dövdüren de, öldüren de yi-ne aynı şebeke... Sen kendin bile bu çarkın küçük bir dişlisisin... Onlardan habersiz birşey yapabilir misin? Biz burda ağlayıp rüt-belerini söken doktorlar da gördük. Senin gibi saf saf kananları da çok gördük... Beş gündür, su içmeyi dahi protesto ettik. Hala gelmiş alay ediyor bizimle... Şu yanınızda duran askerler bile onların elinde birer canavar kesildiler. Yarın bunlar sivil hayata nasıl intiba ederler? Nasıl vicdanlarının rahatsızlıklarını gidere-cekler? Bizden sonra toplum içinde hortlaklar gezinecek...

-Ne istiyorsunuz benden? Size ne gibi yararım doku-nabilir?
-Hiç bir şey!.. Ölüme karar vermiş insanlarız. Başka ça-remiz yok. Kendimize yöneliyoruz. Bu en yüksek derecede bir protestodur. Ölümü çabuklaştıracak sigarayı bile çok gören, bir damla suyu bile koz olarak kullanan bir idare, bir yönetimdem ne istenilebir ki?

Başını salladı astek. "Sen de haklısın" der gibi bir hareket yaptı.

-Allah size kolaylık versin... Başka ne diyeyim ki...



Kemal sustu. Astek diğer katları da dolaşmaya başladı. Tek tek hücrelerin önünden geçiyordu. Ölüm orucu eylemcilerini şöy-lece bir kontrol ediyordu. Üçü de bitirince dördüncü kata çıktı. Veremliler katındaydı.

-Aşağıdaki arkadaşlarınızın durumunu görüyor musu-nuz? Onların hiç bir sorunu yok... Ekmek istemiyorlar...Yemek istemiyorlar... Temiz temiz hücrelerinde yatıyorlar. Peki sizin bir isteğiniz var mı?

Veremliler de seslerini etmediler. Çünkü doktor artık bir şeye aldırmıyordu. Zaman zaman bir doktor olduğunu bile unutuyor-du. Kimi zaman kızıyor, kimi zaman gülüp geçiyordu.

Veremlilerden biri:
-Bu kafayı yedi. Diğerleri kadar bile dayanamadı.

-Kolay mı? Hem Allah'a inanacaksın hem de bir dinsi-zin elindeki kılıç olacaksın...

-Desene inanma ve inanmama sınırında bir yerde şim-di...

-Öyle...
-Kısa zamanda sepetler, atarlar onu burdan...

-Böyle diniman sahibine ne burda, ne de askerlikte yer vardır.

Doktor ellerini arkasına atmış, boynu önünde yürüyordu. O bile ne olduğunu, nelerin dönüp dolaştığını daha bilmiyordu. En çok da bir şeyi merak ediyordu: " Sahi bu adamlar hiçbir şey ye-miyorlar mı? Yemek isteseler bile nerden bulabilirlerdi? İnan-mama yanı ağır basınca da; içlerinden Kürtler vardır. Bazı as-kerler gizli gizli onlara birşeyler taşıyor... Gece yiyip gündüz dinleniyorlar..."

***


Bir koğuş içinde dört kat. Dört katta onar hücre, onar kapı. Mal-ta koridoruna açılan kapılarla beraber tam-ı tamına 12 kapılı bir yer. Hücrelerin kapıları kapalı. Akşam ne zaman olur bu zin-danda bilinmez. Üç ve dördüncü kattakilere biraz gökyüzünü seyretmek nasip olur. Oda parmaklıklarla bölünmüş. Ancak yi-ne şanslıdırlar. En azından ne zaman günün karardığını görürler. Güneşi zaman zaman yakınlarında görebilirler. Ya birinci ve i-kinci kattakiler, onlar tümden bundan da yoksundurlar.

Lambaları hep yanar. Devletten gider. Devletse bir kaç mislini halktan "vergi" diye alır. Dolaylı ve dolaysız vergiler... En kötü vergiyi yine tutsaklar öder. Aldıkları hiçbir şeylerinin teminatı yoktur. Her şeyleri bir anda ayaklar altına alınabilir. Domates-leri ayaklar altında ezilerek salçaya dönüşür. Bisküvileri undan da ufak hale getirilebilir bir askeri postal altında.

Kat kapıları da kapanınca, akşam inmiştir zindanın hücreli sem-tine. Geceler uzun... Geceler zehir-zemberek... Sigarasız ve du-mansız, susuz ve farelerden başka hiçbir canlının dolaşmadığı bir yer.
İşte yine bir akşam ve işte yine kocaman bir sessizlik. Kemal bir küçük ip bulmuştu. Bazı yerlerini düğümleyerek tesbih haline getirmişti. Sallayıp duruyordu. Sessizlik; sessiz sessiz dolaşır-ken o da sessizliği takip ediyordu. Bir duvar köşesinde sıkış-tırdı:
-Pirooo... Akif.

-Ne var Kemal abi?... Söyle, söyle...

-Ne diyeyim Pirooo... Her şey iyi ve güzel ama bu ses-sizliği bozmak gerekmez mi? Bilirsin Faşizm en çok karanlık ve sessizliği sever. Oralarda gizlenir. Hele birşeyler de, bakalım. Bir şeyler anlat.

-Ne anlatayım abi?... Aklıma birşey gelmiyor ki... Ha istersen şu oyunu devam ettirelim.

-Hangisi loo?..

-Şu şehircilik oyunu...

-Daha başlamadık ki o oyuna...

-O zaman başlıyalım.

-Yarın kaçıncı günümüz?

-Altıncı galiba...

-06... Ankara... Evet, o zaman geçmiş günleri bir yokla-yalım.

-Adana'yı kim anlatacak?

-İçimizde Adana'lı yok. Adana'yı en iyi bilen de... En iyisi sen anlat!...
Orası bizimle Türkiye'nin sınırı oluyor.

-Adana'nın neyini anlatayım?

-Valla anca sen Adana'yı anlatırsın. Başka bilen yok.

-Adana'da mücadelemizi en iyi bilen Haki ve Duran'dı. Haki şehit, Duran'da burda değil. Bir ara Mazlum İskenderun'da kalmıştı. Ben de bir kaç kez gidip gelmiştim, oranın cezaevinde yatmıştım...

-İşte bir çok şey biliyorsun zaten. Söyledim orayı yine en çok sen bilirsin.

-Peki o zaman önce cezaevini anlatacağım. Bu zin-dan'dan cezaevini anlatmak daha ilginç olacak. Ha bir de bizim Karayılan ordan firar etti. Vay be... O hala dışarda yaşıyor… Yaman adam Karayılan ha...

-Kemal abi, istersen şu Karayılan hikayesi nasıl oluyor? Onu dinleyelim.

-Onu da Antep'li birinin anlatması lazım. Çünkü Kara-yılan'ın aslı ordan oluyor.

Kim bu hikayeyi tam biliyorsa anlatsın bize... Tutsaklardan biri:

-Ben anlatayım o zaman.

-Guhdarbin heval... Bak anlatacak biri bulundu.

Karayılan öyküsünün başında şöyle bir şey geçer: Karayılan, karayılan olmazdan önce, bir tarla faresi kadar korkak, bir tav-şan kadar ürkekti. Karayılan; sıradan bir vatandaş. Savaştan, sa-vaşmaktan çekinen birisi. Fransızlarla savaş olduğunda o, kor-kudan kaçar gizlenirmiş. Ora senin, bura benim, dermiş. O taşın arkasından öbür taşın arkasına saklanırmış. Birgün saklandığı yerde, kurşunlardan korunurken; bir karayılan ısırdı ısıracakmış. Ama hikmet-i ilahi o ya; kurşun gelmiş karayılanı bulmuş. Ka-fasını uçurmuş. Karayılan da bizim adamın önüne düşmüş. Va-tandaş Mehmet bakmış bunun olacağı yok. Kurşun nerde olsa, gelir adamı bulurmuş. Onun için de korkmanın, kaçmanın, giz-lenmenin bir yararı olacağına inanmamış. Almış başını inmiş düze. Bir silah bulmuş, bir de at, hemen bir çete oluşturmuş. O gün bugün Mehmet'imizin adı Karayılan kalmış. Adına da tür-küler bestelenmiş. Kahramanlığı dillere destan olmuş. Bir de o-nun türküsünü söyliyeyim size de, sıramı savayım.

-He kurban he...

-Pek de severim Karayılan'ı ve Karayılan Türküsünü...

Sürerim sürerim gitmez kadana
Fransız kurşunu değmez adama
Benden selam söyleyin garip anama
Analar da böyle yiğit doğurur

Vurun Antepliler namus günüdür
Vurun Kürt uşağı namus günüdür

Karayılan der ki harbe oturak
Kilis yollarından kelle getirek
Nerde düşman varsa orda biterek

Vurun Antepliler namus günüdür
Vurun Kürt uşağı namus günüdür

çeteler içinde yılanım azgın
çeteler içinde hiç olmaz bozgun
...

-Ben bu kadarını hatırlıyorum. Hepsini bilmiyorum.
-Her bijî... Valla güzel okudun...

-Nerde kaldık???

-Adana'da Kemal abi, Adana'da… Cezaevini anlatıyor-dun.

-Evet, Adana'da o zaman birkaç kişiydik. Ben, Karayı-lan ve bir kişi daha vardı. Görüşçümüz filan da pek gelmiyordu. Biz Türk sol hareketlerinin birinin komününde kalıyorduk. Dı-şarıya haber gönderdik. Para, elbise ve ayakkabı istedik. Maz-lum "Cezaevindeki insanın ne ayakkabı ihtiyacı olur? Bir terlik filan giysinler" demiş. Onu burda buldum ve sordum: "Sen a-yakkabı giyiyormuşsun cezaevinde. Nasıl olur?" Güldü tabi Ke-ko, "O zaman sizin şartları pek bilmiyordum. Nerden bilirdim ki..." Adana'da durumumuz iyiydi. Sonradan bizi Urfa'ya gön-derdiler.

- Tabi ordan da pırr...

-Hee... He ya, ordan pırr ettik. O zaman bizim Kızıl Yıl-dız Ali daha küçük bir çocuktu. Dışarı çıktığımda peşime takılıp bana rehberlik etmişti. Hatırlıyor musun Aliiiiiim?...

-Hatırlıyorum abi... Hatırlamaz olur muyum... Deki hiç unuttun mu?... Ben hayatım boyunca unutmam o günü...

-Neyse Alim neyse... Güzel günlerdi o günler... Ama bu son girişimiz ve son çıkışımız olacak... Bu Diyarbakır zindanı bizlere mezar olacak ama onların da yanına kar kalmayacak. Neyin üzerine konuşuyorduk, nerelere geldik değil mi? Ada-na'yı anlatayım derken Cezaevine girdik. Sonra da Urfa'dan çık-tık. Adana'nın nesini anlatayım? Bizim için önemli olan dev-rimcilik yönüdür. Ama o da çok cılız. Bunun dışındaki güzel-likler de bize yaramaz. Yazın sıcağı ve kocaman sivrisinekleri garibanları bulur. Sabancıların semtine bile uğrayamaz.
-Kemal abi, o yönleriyle anlatımı Yaşar Kemal'e bıraka-caksın. Kırk sayfa, börtü böceği anlatır, durur. İnce Memed'i bir getirir bir götürür. Sanırım onun "Orta Direk" romanında ola-cak. "Irazca Ana" diye bir kadından bahseder. Bir köye gidişi yarım romanlık mübarek...


-Yaşar Kemal'in aslı nereli?

-Van'lı Kemal abi...

-Bunun romanlarını okuyan, yaşamını iyi bilen var mı?

-Var. Ben okul yıllarında en çok onunla Orhan Kemal'in romanlarını okudum. Hele de Yaşar Kemal'in İnce Memed'le-rini ve önemli romanlarını hiç kaçırmadım.

- Peki neyi işliyor bu romanlarında. Esas teması, ana görüşü nedir? Niye İnce Memed gibi sıradan bir eşkiyayı bu ka-dar işliyor da, çağdaş eşkiyaları, DEVRİMCİ ve GERİLLALA-RI yazmıyor?..

-O zaman bunun üzerinde biraz duralım. Hani o ünlü bir türkü var. Şimdilerde "Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz" diye söylenir. Aslı öyle değildir. Bunu Sabahattin Ali şiir olarak ya-zıyor. Bir yerel halk kahramanından esinleniyor. Onu anlatıyor. Orjinalinde "EŞKIYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLDU"dur. Ama Sabahattin Ali'nin de gerisine düşüyor ve şimdiki aydınlar, sanatçılar. Onun doğrusunu bile saptırıyorlar. Ve yine o çok sevdiğin " Sinop Kalesi ' nden Uçtum denize / Tam üç gün üç gece göründü Rize / " diye başlayan türkünün de sözleri yine Sabahattin Ali'nindir.

Yaşar Kemal, köycüdür. Köycülük Fakir Baykurt'la başlıyor. O ilk kez bizim köyü yazdı. En son ve gelişmiş şekli Yaşar Ke-mal'dir. Köycülük fikri Köy Enstitüleri zamanında gündeme geldi. O zaman İsmet İnönü'de bunu destekliyordu. Aydınlarla halk kaynaşsın!... Sovyetlerdekine benzer bir sovhoz oluşsun, diyordu. Ve köycüler, süt kavonozuna düşen kurbağa gibi kö-yün içinde dolanıp durdular. Yaşar Kemal'in geliştirmek istediği akımında bundan bir farkı yok. Kırda temel çelişki; köylülerle feodaller arasındadır. Köylü içinden bir kahraman İnce Memed çıkar ağayı vurur. Ağa da vurulunca topraklar köylülere kalır. Bu bizim Cîgerxwîn‘in enternasyonalistlik döneminde de var. "Hey Pale " şiirinde bunu çok güzel dile getirir. Ama en son di-vanı KÎME EZ'de yanlışlığını anlar ve özüne döner. Ancak, bunların yanılgısı Cîgerxwîn'inkine de pek benzemiyor. Düzene karşı tavır alırlar ama istikrarlı değiller. Ya bunalım üretmeye başlarlar ya da mevcut düzenin bir peyki haline geçerler. Bu an-layışların daha ileri uçları için de geçerlidir. Ki en ilericileri Na-zım Hikmet'tir. Ama o bile Atatürk üzerine methiyeler yazdık-tan sonra, teslim alınır ve işlevsiz kalınca da yaşamasına göz yumulur. Burda ilginç bir benzerlik ve büyük bir çelişki vardır: Barzani ile Atatürk, Cîgerxwîn ile Nazım... Önce bizimkilerden örnek verelim:

Bir gün Barzani, Cîgerxwîn'i çağırır:
-Neden mahlasını Cîgerxwîn koydun da Kezepxwîn koymadın? Cîgerxwîn önce şaşırır. Ondan sonra yanıtını verir.

-Cîger Farsça, Kezep Kürtçe'dir. Ben enternasyonalist bir insanım. Varsın Fars'ın Cîger'i de benim olsun. İlle de Ke-zepxwîn, demem bir anlam ifade etmezdi. Barzani,

-Senin Kürtlük yanını seviyorum. Ama Komünistlik ya-nından da nefret ediyorum, der. Atatürk ise Nazım'la bir karşı-laşmasında da şöyle der: ‚SENİ ÖNCE ÖLDÜRÜP SONRA MEZARINDA AĞLAMAK LAZIM‘. Hasılı, daldan dala olu-yor anlatımımız.

-Önemli değil, önemli değil... Sen devam et. Ömrümü-zün son günlerinde biraz da edebiyat üzerine söyleşelim. Biz gerillayız. Gerillacılığın da kesinkes bir kuralı olmaz. Dün si-lahlıydık, bugün yaşamımızla ölümü kovalıyoruz. Bakalım onu nerde yakalayacağız?... Bunlar üzerine duracak vaktimiz olma-dı. Sonra konudan da uzaklaşmış değiliz. Adana biraz da Yaşar Kemal'dir. O zaten övünür Çukurova'sıyla. Bize göreyse Çuku-rova tam bir bataktır.

-O konuda da yanlışımız var. Romanın salt olaysal ve heyecansal yönünü merak ederiz. Mesela içimizde sağlıklı bir şekilde Mem û Zîn'i okuyan var mı?

-Aaa öyle deme ben okudum Mem û Zîn'i.

-Ama Türkçe'sini Kemal abi.

-Evet. Nerden Kürtçe'sini okuyacağım. Onu da sizin o-kumanız gerekirdi.

-Peki ne anlatıyor Mem û Zîn? Beko Evan nasıl bir tip-tir? Bu eseri önemli kılan etmenler nelerdir? Kürtlerin belki de en ciddi yazılı eseri bize neyi veriyor?

-O konuda haklısın!.. Bir defa hatırlıyorum. Ehmed'ê Xanê DERDİMİZ diye başlıyor... Ama şimdi unuttum.


-Gelelim Yaşar Kemal ve İnce Memed'e... Sahi İnce Memed yaşamış mı?

-Bence yaşayıp yaşamaması o kadar da önemli değildir. Her eser, biraz da yazanı yansıtıyorsa; İnce Memed biraz Yaşar Kemal, Yaşar Kemal'de biraz İnce Memed'dir.

-Dikkatimi bir şey çekiyor Yaşar Kemal'in romanların-da. O da şudur: İnce Memed çok zor bir durumda kalmadıkça asker vurmuyor. Ya ağaları hedef alıyor ya da ağanın adamları-nı... Devlet güçlerine gelince tutuktur. Hatta bir kaç kez gidip teslim olmak bile istiyordu.

-Bu bizim Siverek mücadelesindeki taktiğimize pek benzemiyor. Biz Bucağın işini bitirelim ondan sonra sıra dev-letin güçlerine gelir, diyorduk. Ama zorunlu kaldığımızda, po-lis, bekçi ve asker dinlemiyorduk...

-Ali'm sen bizim taktiğimizle Yaşar Kemal'in, İnce Me-med'in taktiğini bir mi yapıyorsun? O altı-üstü bir eşkiya...

-Ama olsun, bazı romanlarda bunun güçlü yanıtlarını bulmak mümkün.

-Bence arkadaş haklı. Göndermeleri güçlü değil. Çıkış yolunu sağlıklı göstermiyor.

-Mesela Balzac'ta köylüleri yazmıştır. Dreyfus Olayı'nı yazmıştır. Ama daha o dönemde bile Yaşar Kemal onun yanın-da güdük kalıyor.


***

Sürüp gidiyordu konuşmaları... Konu açıldı mı, dileyen dilediği gibi söz almakta serbestti. Hücreden hücreye konuşuyorlardı. Karşı karşıya veya yan yana olmadıklarından, söyleşileri de bir başka oluyordu. Adana'dan giriyor, Urfa'dan çıkıyorlardı. Yaşar Kemal üzerine konuşurken, Cîgerxwîn'lere, ordan Balzac'lara kadar uzanabiliyorlardı. Dileyen dinliyor, istemeyen yatıyordu. Yatabilirlerse tabi.. Soğuk beton, eskipüskü bir battaniye..."Aç olanın uykusu gelmez, nefesi kokar" derlerdi. Birinci şıkkının doğru olmadığını görmüşlerdi. Yatılacak bir yer olsa, insanın kemiklerini sızlatan bir beton olmasa, rahatlıkla yatılırdı. Nefes-lerin koktuğu doğruydu. Çünkü her insan içinde pisliğini de, güzelliklerini de bulunduruyordu. Pislikten paha biçilmez güzellikler doğururken, en iyi güzellik malzemesi bile, bazıla-rının elinde çirkinliğin harcı oluyordu.

Kemal'in yanındaki tutsak arkadaşı hiç mi hiç uyumuyordu. Son zamanlarda sesi de kesilmişti. Sessizlik ve ses etmemek kötüye alametti bazen. Geceleri fareleri izlemek. Bir sümüklü böceğe özenmek... Bir hiç olmayı düşlemek kötüydü. Servis tabakla-rındaki yemekler güzeldi. Sımsıcak ve bol etliydi. Ölüm Yolcu-luğunda yemeyi, içmeyi ve yaşamayı düşünmek kötüydü. Ye-mekler her gün, her öğün değişiyordu. Akşam olunca hücreler-den çıkan tavşan büyüklüğünde cardonlar silip süpürüyorlardı tabakları. İçinde eğleniyorlardı. Kimi zaman şuh bir kadın gö-rünümünde, kimi zaman bir sokak yosması kadar cilve yapı-yorlardı. Yedikleriyle yetinmiyorlar, etraflarına bile dağıtıyordu bu akılsız mahluklar. İzliyordu onları bir çok tutsak... "Alın kaldırın bunları gözlerimizin önünden" de diyemiyorlardı. Çün-kü bu zaafa yorulur, daha çok, daha albenisi fazla şeyler geti-rirlerdi.

Gardiyanların bazıları, birer sahte melek oluyorlardı. Bazen Ha-san Sabah'ın sahte cennetinden huriler-gılmanlar şekline bürü-nüyorlardı. Sabahları ellerinde servis tepsileriyle, sımsıcak mer-cimek çorbasını dolaştırıyorlardı. Ardından birisi de yumruk vu-rarak soğanı kırıyordu yanına. Kimisi yolda giderken atıştırıyor ve bas bas bağırıyordu:

-Çorba geldiiii... Sıcak sıcak... Mercimek çorbası... Ya-nına yumruklanmış soğan ve taze ekmek... Yok mu alan, yok mu isteyen?... Parasız, sebiiiil...

-Haydin gidiyor çorbacııı... Günah benden gittiiii... Gi-di-yo-ruuuuuum... Gittimmm...

Her sabah aynı işler... Aynı teraneler... Su istersin vermez... Ye-mek istemezsin onu bolca getirir. Açlık grevindesin yemek iyi, grevi bırakırsan yemek yok. Aç kalırsın... Bu zindan denilen ge-zegende her şey ama her şey sana karşı kullanılabilecek bir silaha dönüşebilir. Hiçbirine tiryaki derecesinde bağlanmama-lısın. Bir veba gibi, bir hain mikrop gibi bedeninde yuva yapar, içten içe seni kemirir. Bir Truva Atı‘ndan da beter. Onur bara-jında küçücük bir delik açar. Onu belki binbir eziyetle kapa-tabilirsin. Ama delikler çoğalınca, kişiliğinin onur bendi yıkılır. Onur suyun heder olur, akar gider. Bir daha asla dolduramazsın. Çünkü insan bir kez dünyaya gelir, bir kez ölür. İnsanın kişilik ve onur bendi kızlık zarından kutsal ve ondan da yaşamsaldır. Nihayetinde o doğanın bir emniyet subabı olarak karşı cinse bahşedilmiş ama onur ve kişilik bir alın çizgisi kadar önemlidir. İsimden de önce gelir. Yaşamdan da önce olandır.

***

Bir sabah, nasıl olduysa oldu. Gardiyanın biri, her hücrenin önüne gelip içeriye bir Samsun sigarası ve kibrit attı. Hiç konuş-madı. Hiç bir açıklamada bulunmadı. İçene de içmeyene de ver-di. İçen de içmeyen de aldı. Yaşamı boyunca sigara içmeyen de o an aldı bir tane yaktı. Soluk soluk, nefes nefes dumanı ta ci-ğerlerine çektiler. Sigaranın nikotiniyle çakırkeyif oldular. Ke-mal sigarasını yarılarken:

-Benim hücreye bir paket sigara bir de kibrit kutusu bı-rakılmış... Sizlere de verildi mi?

Tutsakların büyük çoğunluğu: "Evet" dediler. İçmeyenlerden bir kişi;

-Bana da verildi. Bir tane içtim. Yanımda duruyor. İste-yen olursa kendisine gönderirim...

-Bana gönder bana, dedi Kemal... En önce ben gidece-ğim çünkü...

***
Keskin ve titiz bir "Dikkat!" sesi duyuldu. Sesle beraber içeriye Esat Oktay Yıldıran girdi. Öndeydi. Arkasında çavuşları, mehmetçikleriyle beraber gelmişti. Birinci katın sonlarına doğru hiç durmadı. 9 ve 10. hücreler hala pislik doluydu. Tıkanmıştı ve bilerek açılmıyordu. Bir zamanlar "Banyolu koğuş" ismini bur-dan almıştı. Tek tek tutsakları süzüyordu. Sonradan katılanlara çok sinirleniyordu. En çok da onlara diş biliyordu.

Zayıf, uzun boylu tutsak aldırmadan oturuyordu. Zoruna gitti Esat Oktay'ın.

Biraz yaklaştı:

-Kalksana lannn...Yüzbaşın geldi görmüyor musun?...

Tutsak hiç bir bocalama göstermeden:

-Ne olmuş yani yüzbaşıysa yüzbaşı... Niye kalkacakmışım ki?... O sizin önünüzde ayağa kalkmak geride kaldı. Kalkmıyorum işte!...

-Ben sana gösteririm.

-Daha ne göstereceksiniz ki?... Bundan daha büyük bir kozunuz var mı?

-Var var... Bir de ölmeden geri gel o zaman sana söyle-rim... Geçti...

-Ya sen benim masum kandırılmış, beyni yıkanmış oğ-lum. Sen ne diye burda bulunuyorsun? Seninle oynadıkları yet-miyor mu? Bak senin şeflerinin haline... Kimileri dışarda keyif çatıyor. Kimisi de 38. koğuşta sımsıcak yataklarında yatıyorlar. Böyle kafasızlar da sizleri böyle boklu yerlere getirirler ancak... Aklını başına al... Nur yüzlü bir anan var. Başka da dünyada bir dikili ağacın kalmamış...
Tutsağın hiç bir şey umrunda değildi. Anasının sözü geçince, boğazına bir şeyler düğümlendi. Anasını çok seviyordu. Onun üzülmesine dayanamıyordu. Esat Oktay bunun zayıf damarını yakalamıştı. Ona bilgi verenler iyi vermişti. O zaman "biraz daha bunun üzerinde çalışmalıyım" dedi içinden. Veya "Şahin`e söyleyeyim de bunların hassas noktalarını yazsın... Lanet olsun aklımda kalmıyor ki..."

Birinci katta hayli oyalandı. Özelllikle son hücrelere koydukla-rından umutluydu. "Geri dönebilecekler var" dedi. Sert adımlar-la yürüdü. Tam gideceği zaman, Kemal'e döndü:

-Sen daha ölmedin mi patron?

-Acelem yok... Sen "hemen öl" dersen ben bir asır yaşa-rım. Sen "yaşa" de ben hemen ölürüm.

-Vay bee... Demek sen hep benim zıtıma gidiyorsun haa...

-Yok senin zıtına gitmek meselesi değil. Seninle sava-şımız çok köklü. Temsil ettiğin sınıf ve düzenle oldum olası anlaşamadım. Seninle nasıl anlaşırım?

-Her seferinde ölmekten kurtuldun. Her zaman bir üçka-ğıtçılık yaptın. Kimilerini dışarıda, kimilerini de burda ölüm-lere gönderdin. Ama bu kez ölme, o zaman ben seni öldürece-ğim bilmiş ol...

-Fazla sevinme!... Bu kez kesin öleceğim. Ama benim ölümün altında kalacaksın bunu da unutma!... "Büyük balığın da kılçığı büyük olur" sözünü unutma!...

Kemal tam da yarasına basmıştı Esat Oktay'ın. Canını incitti sözleriyle. Yüzünün rengi değişti ve apar-topar kendini dışarı attı.Çıkar çıkmaz da 38'e gitti.

7 yorum :

  1. hellaaaaaaaall olsunn onu vurana

    YanıtlaSil
  2. KEMAL PİR'in selamını da götürmüş harbiden helal olsun vuran arkadaşa...

    YanıtlaSil
  3. ellerine sağlık vuranın.

    YanıtlaSil
  4. yaşanacaksa DEVRİM seninle yaşanmalı.
    kemar pir yoldaş

    YanıtlaSil
  5. bütün pkk militanları o şekilde gebermeli helal olsun binbaşıya

    YanıtlaSil
  6. ah keske kim vurdugunu bilseydimde yanina gidip ellerinden öpebilseydim

    YanıtlaSil
  7. Türkler sana kurban olsun. Helal sana. Dünya bı it den kurtuldu pis faschist

    YanıtlaSil

Türk Edebiyatı, Dil ve Anlatım Derslerinde gördüğümüz o güzelim kurallara uyalım ki yorumumuz anlaşılsın dimi...